Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat

tarikat ve hakikat

Nereden Yazdırıldığı: YöntemBilim Forumu
Kategori: Diğer
Forum Adı: Din
Forum Tanımlaması: Diğer Paylaşımlarınız
URL: http://www.yontembilim.com/forum/forum_posts.asp?TID=3117
Tarih: 23-Ekim-2026 Saat 00:21
Program Versiyonu: Web Wiz Forums 8.03 - http://www.webwizforums.com


Konu: tarikat ve hakikat
Mesajı Yazan: osmanziya
Konu: tarikat ve hakikat
Mesaj Tarihi: 10-Ekim-2026 Saat 21:32
Tarikat ve hakikat


DEDİLER Kİ:

Ebrar ve Mukarrablar
İmam-ı Rabbânî (ks), Delhi’deki Muhammed Baki Billah (ks) hazretlerinin Serhind halifesi olarak takip etmekle vazifelendirildiği (kendi tabiriyle) ihvan hakkında bilgi vermekteydi. Bir mektubuna “Burada bulunan dostlarımızın her biri, belli makamlarda tutulup kaldılar.” diyerek başlamış ve üstazının onlara teveccüh etmesini talep etmiştir. Aynı mektupta, “İhvandan bazıları, mukarrablar yoluyla bir münasebet kuramadılar hatta ebrar yoluna daha uygun haldeler. Onlara ebrar yolunu emretsek iyi olacak.” cümlesini kaydetmişti. Bu vesileyle bugün mutasavvıflar arasında sıkça gündeme gelen “ebrar” ve “mukarrablar” meselesi İmam-ı Rabbanî bakış açısından tahlil edilecektir.
Ebrar kelimesi, “itaatkâr, sadakatli, vefakâr ve iyiliksever olmak” manasındaki “birr” kökünden gelen cemi/çoğul bir kelimedir. Onun müfredi/tekili olan “berr” kelimesi, “büyük günah işleyen” manasındaki fâcir kelimesinin zıddı bir mana ifade eder. Fâcir ise “insanı din ve ahlâka ters işler yapmaya götüren duygu” olarak tarif edilen fücur kökünden gelmektedir. (Tehânevî, Keşşâf, “fücur” mad). Dolayısıyla “facir”in zıttı olan “ebrar” da din ve ahlaka uymayan şeylerle ilgisi olmayan iyi ve düzgün kişilerdir.
“Berr” ve “fâcir” kavramları iman-amel münasebetine bağlı olarak büyük günah sahiplerine ait hükümlerde mevzu edilir. En kısa akait metinlerini okuyanların bile hatırlayacağı gibi ilk derslerde “berr veya fâcir, her müminin arkasında namaz kılınır. Veya “ber ve facirin cenaze namazı kılınır” hükmü mutlaka öğretilir.
İmam-ı Rabbânî (ks) tasavvufu vuslata giden yolu kolaylaştıran bir yardımcı olması bakımından mühim görür ve tasavvufa girmeyenlerin de kısmî ihlası temin edip muhlislere katılabileceğini kabul eder. Ona göre “ebrar”, seyr-i sülükün ilk merhalesini tamamladığı halde henüz “mutlak fena”, “beka” ve “muhabbet-i zatiye”ye sahip olamayan surî iman sahipleridir. Onlar bazen heva ve hevesin peşine düşüp bazı günahlara bulaşabilir ve doğrudan ilahi lütufla veya tövbe ve şefaatle affedilmediği takdirde günahlarının cezasından sonra cennete girerler. İmam-ı Rabbanî (ks) mutlak fenadan sonra bekaya ve muhabbet-i zatiyeye nail olup nefsini mutmainne makamına yerleştiren hakiki iman sahiplerini de “mukarrablar” olarak görür.
Yakınlık manasına gelen “kurb” kökünden yapılmış “mukarrab” kelimesi, bazı ayetlerde de zikredildiği gibi (Vakıa 56/10-12) Allah katında en yüksek dereceye getirilmiş olanların ortak ismidir. İmam-ı Rabbânî’ye (ks) göre hakiki iman sahibi olan mukarrablar, nefsin tasallutundan tamamen kurtulduğu için “muhlaslar”a karışarak ilahî rızaya eren ve cennete davet edilen değerli insanlardır. (Mektûbât, I, 34-35, mektub. 26)
Ebrar mertebesinde ilahi isim ve sıfatların tecellisiyle kısmî bir aydınlanma oluşur ve alacakaranlıkta bir şeyler görülür gibi bir şuur gelişir. Ancak güneşin doğmasına benzetilen muhabbet-i zati ile oluşan mukarrablar mertebesinde her şey net olarak görülür. Seyr-i sülükün belli safhalarında dünya varlığının değersiz olduğu anlaşılmaya başlar. Mutlak fena mertebesinde onlarda görülen güzelliğin Allah Teâlâ’dan geldiği net olarak bilinir. (Mektûbât, 3/79) Hiç birisini en büyük veli ile bile kıyaslamadığımız ve her birini mukarrablardan bildiğimiz sahabeden Ammar bin Yâsir (ra) hazretleri, bir savaşa iştirak etmek için geldiği Fırat Nehri’nin kıyısında yürürken Allah Teâlâ’nın zatına olan muhabbetini şöyle dile getirmişti:
Allâh’ım, kendimi şu dağdan atarak aşağıya yuvarlandığımda benden daha çok razı olacağını bilsem atarım. Büyük bir ateşe atladığımda Sen’in benden daha çok razı olacağını bilsem derhal yaparım. Allah’ım! Ben sırf Sen’in rızan için savaşıyorum, beni zarara uğratmamanı diliyor ve sadece Sen’i istiyorum. (İbn-i Sa’d, III, 258)
İnsan, asıl olarak ya Hak Teâlâ’yı ya da O’na düşman olan nefsi sever. Nefsini (kendini) sevdiğinde onun isteklerini temin ederken yorulduğunu, üşüdüğünü, acıktığını bile hissetmediği gibi Rabbinin emirlerini de unutur.(Mektûbât, 1/24; 1/30) Bu yüzden mutasavvıflar, Allah’la kul arasındaki perdenin dünya değil, nefs olduğunu söyler ve fena makamında nefse muhabbet bitince insanın nefsin istediği dünyevi varlıklardan da soğuduğuna inanırlar. Onlara göre bunu başarabilenler, ilahi fiil ve sıfatlara bağlanarak “ebrar” sınıfına katılır (Mektûbât, 1/26) ve ibadetlere dikkat ederek ilahi lütuf ve tecellilere ulaşmaya çalışırlar. (Mektûbât, 1/286; 3/120) Ancak o makamda insan, nefsin isteklerinden tamamen kopamadığı için sıkıntıdan korunmak veya nimete ulaşmaya çalışırken bazen ihlası kaçırıp küçük şirk denilen günahlara bulaşabilirler. (Mektûbât, 1/35) Aslında Hak Teâlâ’dan nimet talep etmek ve sıkıntıdan O’na sığınmak da hasenat olmakla birlikte O’nun rızası, hiçbir kazançla mukayese kabul etmeyecek derecede büyüktür. Bu yüzden İmam-ı Rabbanî (ks) şu ikazda bulunur:
Yol uzun, hedef en yüksekte ve himmetler oldukça noksandır. Ortadaki menziller, suya benzeyen serap gibidir. Onları nihayet sanmaktan, maksat olmayanı maksat olarak görmekten ve hakiki hedefe ilerlerken duraklamaktan Allah Sübhânehû’ya sığınırız. Akıllı insanın himmeti yüce olmalı, her ele geçenle kanaat etmemeli ve matlubu ötelerin ötesinde aramalıdır. (Mektûbât, 1/127)
İmam-ı Rabbanî (ks) üst hedefin yanında diğer kazanımları, “Ebrarın hasenatı, mukarrabların seyyiatıdır” cümlesiyle ortaya koyar. (Mektûbât, 1/24) Bir önceki yazımızda da ifade etmeye çalıştığımız muhabbet-i zatiyenin vesile olduğu daimi ihlası, hakiki imanı ve nefs-i mutmainne makamını hedef gösterir. Evrâd-ı ezkâra devam ederek şirk alametleri olan günahlardan temizlenip mukarrablara karışmayı tavsiye eder. Ona göre o makamdan sonra yapılanlar mukarrabların ameli olan teffekkür yerine geçer ve katsayısı büyür. (Mektûbât, 1/34) i İbadetlerin her biri Hz. Resül-ü Ekrem’in (sav) “Bir saatlik tefekkür, bir yıllık veya yetmiş yıllık ibadetten hayırlıdır” (İbni Ebi Şeybe, Musannef, no. 352; Beyhaki Şuabu’l-İman, no. 118) ölçüne göre değerlenir. (Mektûbât, 1/34) Ebrarla mukarrabların kazancı, tarladaki çiftçiyle saray erkânının ücretine de benzetilir ancak bazen vezirin yaptığı işle çiftçinin işini karşılaştırmak suç bile olabilir. Çiftçi gün boyu oldukça yorucu işlerde çalışıp birkaç lira kazanırken vezir, bir saatlik huzur hizmeti karşılığında binleri hak eder ama yine de onu değil, sultana yakın olmayı tercih eder. (Mektûbât, 1/127)
İmam-ı Rabbânî ebrarın güzel fiillerinin mukarrablara göre seyyie (suç) kabul edilmesini anlatmak üzere Allah Teâlâ’ya ibadetten sonra ana-babaya iyi davranmanın ve onlara müteşekkir olmanın emredildiği ayetleri zikreder.(Ahkaf, 15. Lokman, 14) Ona göre benzeri vazifeler, Allah Teâlâ’nın rızasının yanında ancak fuzuli seviyesinde kalır. Çünkü Allah’a ibadetten sonra ilk farz olan ana-babaya iyilik bile O emrettiği için değer bulmuştur. Bu yüzden onlara gösterilen hürmet ve tazimin sadece ana-baba oldukları için değil, Hak Teâlâ istediği için O’nu razı etmek üzere yapıldığına inanıyor ve “Allah’a isyan sayılan bir şeyde kula itaat edilmez” düsturuna sarılıyoruz. (Buhârî, “Aḥkâm”, 4; “Cihâd”, 8; Müslim, “İmâre”, 39) Kişinin kimliği fark etmeksizin şeriata uymamayı, zındıklık ve ilhad alameti olarak görüyor ve İmam-ı Rabbanî’nin (ks), “Şeriata ters düşen her tarikat reddedilir. Şeriatin reddettiği her hakikat zındıklıktır. Hakikati şeraitte istikametten ayrılmadan aramak mükemmel insanların işidir.” cümlesini akılda tutuyoruz. (Mektûbât, 1/287)
Neredeyse bütün hadis kaynaklarında yer alan bir rivayette Hz. Resül-ü Ekrem (sav) Allah katındaki en mühim ibadetleri sayarken ilk olarak “vaktinde kılınan namazı ve ikinci olarak ebeveyne iyiliği (birrü’l-vâlideyn) saymıştır. (Buhârî, “Edeb”, 1; Müslim, “Îmân”, 137). Onlar, Allah Teâlâ’yı razı etme niyetiyle yapıldığı nispette değeri artmakta asıl hedefe yaklaştıkça her birinin katsayısı büyümektedir. Ana babalar sadece evladın dünyaya gelmesine sebep olduğu için sevilip hürmet edilseydi Hz. Ebu Ubeyde bin Cerrah (ra), Allah Teâlâ’ya ve Resulü’ne (sav) düşman olan babasını öldürdüğü için övülmez, yerilirdi. Olay Kuran-ı Kerim’de şöyle zikredilmektedir: “Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir topluluğun, Allah’a ve peygamberine düşmanlık edenlere -babaları, oğulları, kardeşleri yahut diğer akrabaları da olsa- sevgiyle bağlandıklarını göremezsin.” (Mücadele, 58/22.)
İmam-ı Rabbanî (ks) hazretlerinin çeşitli vesilelerle tekrar ettiği “Himmeti yüce olmak ve bu yolun ceviz meviziyle ile yetinmemek gerekir. Allah Sübhânehû himmeti yüce olanları sever.” (1/117; 1/274) cümlesini düstur kabul ediyor ve Rabbimizin hepimizden razı olup bizleri muhlaslar ve mukarrablar listesine aldırmasını diliyoruz.
Mustafa ÖZGEN
10.10.2026

Dediler dedimki:

Beyyine suresinde hayrı beriyye ve şerri beriyyeden bahsedilir. Kefere ve Fecere ise iki zıt yaklaşımdır. Sağ kefere KAPATAR.. sol fecere AÇAR.. Kâfir ve Fâcir iki zıt uç.. fenni bilmiyen sağcılar ile dini bilmeyen solcular gibi. Fıtratın yani boruların.. sinirlerin.. damarların.. bağırsakların şerre gitme yani kötülük ise.. tellerin.. iplerin kabloların hayra gitmesi yani iyilik.. insanların mertebelerini ise ayet belirler: nisa süresi 68 ve 69 yani Allaha ve Rasuline uyan sırat müstakimde gidin ni'metine kavuşanlar: Nebiler ve sıddıklar ve şehidler ve salihîn ve muhsinler. Mezhebler ve meslekler.. tarikatlar ve meşrebler.. elbette kendi yolları ve gidişleri konusunda düşünecek ve konuşacak ve yaşayacaktır.


İnsanlar bu fani dünyanın etkisinden kurtulup baki olan ahiret yöneldiklerinde.. ya KUTSAL kitabı kendileri okuyarak yolculuğunu ve yol haritasını kendi çizer. Ya da başkasının aydınlanmasından yararlanır. Bazıları kendisini aydınlatan kimseye bağlanır (inisinasyon) ki biz ve ortak onun bir dediğini iki etmez hale gelir.

Daha geniş anlatım ise Bakara 177 de BİRR tanımıdır. Ayetin sonunda Ahidlerine vefa gösterenler ve zorlukta ve darlıkta ve sıkında sabredenler. İşte bunlar MUTTAKİLERDİR. Zaten Kur'an başında yani BAKARANIN ilk sayfasında muttakileri tanımıyla başlar: Onlar gayba inanırlar ve namaz kılarlar ve zekat verirler ve senden önce inenlere ve ahirete de inanırlar. İşte onlar RABBLERİNCE yönlendirilir ve kurtuluşa ererler.. Lütfen bahsettiğim ayetleri bir de kendiniz okuyun ve düşünün ve karar verin.

Kendin arayıp bulmadıktan sonra başkalarının öyküsü ve oyunu bitmez.. ancak önemli olan kendi iyi oyumuz içine iyi bir öykü yerleştirebilmektir. Çok şükür imanımız bulunuyor.. namazımız da bulunuyor.. namazımız içinde Kur'an'ımızda oluyor. Öyle ise sorun yok. Sorun olduğunda onu bilgilerimiz çerçevesinde çözeriz.. konuları aydınlatırız. çözüm ve çare isabetli ise ne âlâ.. değilse işime Allah rızası ile baktığımız için yine sevabını alırız. İsabet etmişsek iki sevab alırız. Sıkıntı kalmaz.

0Z0
Yontembilim.com
10.10.2026 21:33



-------------
usul esasa mukaddemdir



Cevaplar:
Mesajı Yazan: osmanziya
Mesaj Tarihi: 11-Ekim-2026 Saat 19:22
İnsân (Dehr) Suresi 4 ve 5. ayetleri ve Türkçe meali şöyledir:

• 4. Ayet: "Ama biz inkârcılar için zincirler, halkalar ve alevli bir ateş hazırlamışızdır." (İnnâ a’tednâ lil-kâfirîne selâsile ve ağlâlen ve seîrâ)

• 5. Ayet: "İyiler ise içindekine güzel koku katılmış bir kadehten içecekler." (İnnel-ebrâra yesrabûne min kâsin kâne misticûhâ kâfûrâ)

Tarikat
kefere ve fecereden..
şakilerden ve saidlerden..
iki gurubdan
ayrı
bir EBRAR.. bir BİRR.. ayırıyor.

Acaba bu Vakia suresinde ki ashabi şimal ve ashabı yeminden ayrı bir SABIKUN gibi farklı bir küme mi ?



-------------
usul esasa mukaddemdir



Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat

Bulletin Board Software by Web Wiz Forums version 8.03 - http://www.webwizforums.com
Copyright ©2001-2006 Web Wiz Guide - http://www.webwizguide.info